-----Sponsorlu Bağlantılar-----

SOSYAL DEVLETİN TEMEL ÖZELLİKLERİ NELERDİR


----- Sponsorlu Bağlantılar-----

Sponsor Bağlantı

SOSYAL DEVLETİN TEMEL ÖZELLİKLERİ


Merhaba arkadaşlar Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof.D.R Çoşkun Can AKTAN hocamızın hazırlamış olduğu Sosyal Devlet VE Sosyal Devletin Temel Özellikleri Nelerdir isimli konuyu  sizinle paylaşıyoruz.

Sosyal devlet, liberal felsefeyi hayata geçirmiş olan ulus devletlerde ortaya çıkma eğilimi göstermiştir. Hem siyasal hem de ekonomik ve sosyal hayatta liberal doktrinin prensiplerine bağlı kalan bu toplumlarda mevcut ekonomik ve devlete ilişkin oluşumlar, daha sonra ortaya çıkan refah devletinin gelişiminin de yönünü ve sınırlarını belirlemiştir.

Sosyal devlet, liberalizmin 20. yüzyılın ikinci yarısında ulaştığı dönüm noktasında, kendini devam ettirebilme çabalarının bir ürünüdür. Liberal felsefedeki “minimal devlet” ve “sınırlı devlet” anlayışı kendi içinde bir dönüşüm geçirerek “sosyal devlet” aşamasına ulaşmıştır. Bu nedenle sosyal devlet anlayışında, liberal felsefenin öngördüğü devlet anlayışı temel ilke ve kurumları itibariyle korunmuş; sadece, değişen siyasal, ekonomik ve sosyal koşullara uyum sağlayabilmek için gerekli değişiklikler yapılması söz konusu olmuştur. Şimdi, bu doğrultuda, sosyal devletin iktidar, hukuk ve demokrasi, hak ve özgürlükler, ekonomik düzen, eşitlik ve sosyal adalet gibi temel alanlardaki yaklaşımına bakalım ve buna göre sosyal devletin özelliklerini belirlemeye çalışalım.

1. SOSYAL DEVLETTE  İKTİDAR, DEMOKRASİ VE HUKUK  ANLAYIŞI

Sosyal devletin siyasi rejimi demokrasidir. Sosyal devlette, liberal devletin siyasal iktidar anlayışı,  siyasi temsil, eşit ve genel oy hakkı, kuvvetler ayrılığı, vb. kurumları korunur. İktidarın sahibi halktır. Halkın, halk için halk tarafından yönetimi esastır. Bununla birlikte, sosyal devlet, yeni görevler ve işlevler üstlenmekte; demokratik kuralların sosyal ve ekonomik hayatta da geçerli olması için çaba harcamaktadır.

Sosyal devlet, aynı zamanda bir hukuk devletidir. Bu nedenle, adaletli bir hukuk düzeni kurmak, sosyal devletin temel görevidir.  Dolayısıyla; “demokratik bir hukuk devleti” olan sosyal devletin her türlü karar ve eylemlerinin; siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel vb. bütün alanlarda anayasa ve yasalarla belirlenmiş hukuk kuralları çerçevesinde, demokratik sürecin kural ve kurumlarına uygun şekilde gerçekleşmesi zorunludur. Böylece öncelikle, demokratik bir hukuk devleti olan sosyal devletin, bir yandan kendi karar ve eylemlerinde demokratik ve hukuka saygılı bir davranış biçimi sergilemesi beklenmekte, diğer yandan  vatandaşların da siyasal alandaki hak ve özgürlüklerini tam anlamıyla tanıması ve bu hak ve özgürlüklerin bireyler için işlevsel açıdan anlamlı olmasını sağlaması istenmektedir.

Esasen sosyal devlet anlayışının benimsenmesinde temel hareket noktalarından birisi, bireylere eşit ve genel oy hakkı, seçme ve seçilme, düşünce, inanç, parti kurma ve partilere katılma gibi bireysel politik hak ve özgürlüklerin tanınmasının siyasal demokrasiyi tam anlamıyla gerçekleştirmek için yeterli olmadığı şeklindeki düşüncelerdir. Duman bu hususu şöyle belirtmektedir: “Bir ülkede demokratik düzeninin gerçek anlamıyla hakim olması için, siyasal temsil, sosyal ve ekonomik olgu ve gerçekleri yansıtmalıdır. Eğer, tüm toplumsal sınıf, katman ve kümelerin siyasal temsilin oluşmasına etkin biçimde katılımı sağlanmazsa, devlet bu kesime yönelmez, görevler üstlenmez, görevlerini yerine getirmez.” (Duman, 1997, 23) Bu ise, açıkça demokrasinin ruhuna aykırıdır. Göze de demokrasinin, bir siyasal kavramı, bir yönetim biçimini belirtmekle birlikte, daha genel olarak “insanlar arasındaki tüm ilişkilerde uygulanması gerekli bir temel ilke” olduğunu ifade etmektedir (Göze, 1995, 18). Konuya bu şekilde yaklaşıldığında sosyal demokrasinin hayati bir önem taşıdığı söylenebilir. Buna göre, Duman’ın ifadesiyle “yoksul ve dar gelirli insanlar, emeği ile geçinen halk kesimleri demokratik ve siyasal haklarını kullanıp ağırlıklarını koydukları zaman, ekonomik ve sosyal demokrasiyi kendi sınıf ve katmanlarının yararına kurup işletmesi için devleti etkileme ve yönlendirme olanağı ve fırsatını elde ederler, ekonomik ve sosyal özgürlüklere daha kolay kavuşurlar.” (Duman, 1997, 17)

Sosyal devlet, bu doğrultuda, demokratik uygulama ve ilkeleri yalnız siyasal alanda değil sosyal ve ekonomik alanda da geçerli kılma çabasındadır. Sosyal ve ekonomik demokrasi; halkın halk tarafından halk için yönetiminin sosyal ve ekonomik alana da uygulanmasını sağlayarak, kişilerin hem üretici hem de tüketici olarak ekonomik alanda karar alma sürecine katılmalarını gerçekleştirecektir. Diğer bir ifadeyle, sosyal devlet anlayışında, bir yandan siyasal demokrasi vasıtasıyla bireylerin siyasal hak ve özgürlüklerini korumak, diğer taraftan da bireylere ekonomik ve sosyal haklar sağlamak vasıtasıyla siyasal demokrasiyi tam olarak işletmek amaçlanmaktadır.

Sosyal devlette, gerek özel sektörde faaliyet gösteren işletmelerde gerekse KİT’nde iktidarın sahibi ve temel hukuki-ekonomik yapıları liberal felsefede öngörüldüğü şekildedir. Ancak, diğer alanlarda olduğu gibi işletme düzeyinde de liberal felsefenin öngördüğü temel yapıda değişikliğe yol açmayacak şekilde çalışanların yönetime katılımı anlayışı  benimsenmektedir.

Bu noktada, Bognetti’nin yaklaşımı ile liberal ve sosyal demokrasi modellerini özetlemek istiyoruz. İtalyan hukukçu Giovanni Bognetti bu iki modeli şu şekilde açıklamaktadır (Bognetti, 1982, 88-90): Liberal felsefede devlet anlayışı  ondokuzuncu yüzyılda liberal düşünürler tarafından teorik düzeyde geliştirilmiş ve hukuk yoluyla kurumsallaştırılarak hayata geçirilmiştir. Liberal felsefede devlet kurumlarının uyduğu ana fikir, sivil toplum ile devlet arasında mümkün olduğu ölçüde tam bir ayrılıktı. Buna göre, bireylerden oluşan sivil toplum bireylerin serbestçe oluşturacakları hukuk kuralları ile kendi kendine örgütlenecek ve gelişecekti. Ekonomik malların üretim ve tüketiminde ana fikir ve araç ise, özel mülkiyet ve sözleşme serbestisiydi. Mülkiyet ve sözleşme mümkün olduğu kadar sınırlayıcı kuralların ve idari otoritenin sınırları dışında bırakılmıştı. Devlet, sivil topluma sadece, piyasanın dayandığı hukuki kurumların bekçisi, kanun koyucu olarak mülkiyetin ve sözleşmenin temel esaslarını belirleyici ve belirlenen kurallara uyulmaması halinde yargı yoluyla kuralları ihlal edenleri cezalandırıcı bir birim olarak, belirli noktalarda bağlıydı. Ayrıca gerekli olduğu durumlarda sivil toplumun başaramayacağı sosyal hizmetleri sağlamaktaydı. Bununla birlikte, devletin ithal edilecek mallara sınırlamalar getirerek malların serbest dolaşımını kısıtlaması ya da bazı kurallar koyarak pür piyasa özgürlüğünü sınırlandırması gibi düzenlemeler de söz konusu olabilmekteydi. Ancak sınırlı sayıda ve istisnai nitelikteki bu piyasa müdahaleleri de esas olarak bireylerin bağımsız tercih ve kararlarına dayalı olup, sivil toplum bütün ihtiyaçlarının temininde yalnızca kendi inisiyatifine dayanmaktaydı.

Sosyal demokrasilerde ise durum çok daha farklıdır. Piyasa veya genel olarak üretim araçlarının özel mülkiyeti ve özel girişim yine esastır. Ancak devletin liberal demokrasilerdekinin aksine piyasanın kendi başına gelişimi karşısında hareketsiz kalamayacağı kabul edilmektedir. Buna göre, piyasa ile ilgili hukuki kurumlar oluşturulup, çalıştırılmaya başlanır. Modele göre devlet piyasayı düzenledikten sonra da ona sürekli müdahale eder. Bu şekilde, bir yandan ekonomik hedeflere diğer yandan sosyal amaçlara ulaşmaya çalışır. Çünkü piyasa kendi haline bırakıldığında bu amaçlara varamaz. Devletin bu müdahaleleri piyasa güçlerinin faaliyetlerini yasal olarak düzenlemek ya da bizzat mal ve hizmet üretmek veya  mali açıdan piyasayı canlandırmak gibi dolaylı yönlerden olabilir. Esasen aynı durum liberal demokrasiler için de geçerlidir. Fakat bu devlet müdahaleleri liberal demokrasilerde istisnai durumları işaret etmekte iken sosyal demokrasilerde sayıca önemli bir miktara ulaşmakta ve devlet piyasa güçleri yanında ve onlarla birlikte aktif bir şekilde ekonomide yer almaktadır. Diğer bir ifade ile devlet de artık piyasadaki güçlerden biri olmaktadır.

Sonuçta, Göze’nin belirttiği gibi sosyo-ekonomik demokrasi taraftarlarına göre: “Sosyal-ekonomik demokrasi birey açısından; bireyin toplum içinde tüm baskılardan ve özellikle sosyal ekonomik baskılardan kurtulmuş olarak, kendi kaderine kendi iradesi ile yön vererek, özgür ve eşit olarak yaşamasıdır. Siyasal demokrasi bireyi siyasal iktidar karşısında, sosyal-ekonomik demokrasi ise bireyi sosyal ekonomik baskılar karşısında özgür kılacaktır. Yani sosyal-ekonomik demokrasi, bireyler arasında fırsat eşitliği yaratacak, belli bir hayat düzeni garanti edecek, bireyi yoksul, muhtaç durumdan kurtaracak, onun güven ve adalet içinde kişiliğinin gelişmesini sağlayacak bir sosyal ekonomik toplum düzenidir. Toplum açısında ise; bireylerin sosyal ekonomik gücün yani ekonomik iktidarın işleyişine katılmaları, ekonomik-sosyal hayata demokrasi yönetiminin uygulanmasıdır. Sosyal ekonomik ilişkiler ve düzen bu ilişkiler ve düzen içinde yer alan bireylerin iradelerine tabi olacaktır.” (Göze, 1995, 23)

2. SOSYAL DEVLETTE HAK VE ÖZGÜRLÜK ANLAYIŞI

Sosyal devlet, liberal felsefeye bağlı devletin hak, özgürlük ve eşitlik anlayışını korur. Ancak, temel hak ve özgürlüklerin sosyal ekonomik haklar ve özgürlüklerle tamamlanmasına çalışır. Sosyal devlet anlayışında hukuki ve siyasal eşitlik kuralının da fırsat eşitliği ilkesi ile gerçek hayata geçirilebileceği düşüncesi kabul görmektedir.

“Özgürlük” ve “hak”  kavramları birbirlerinden farklı anlamlara sahiptirler. Rivero, iki kavram arasındaki farklılığı şöyle açıklamaktadır: “….özgürlükler insanı soyut niteliği ve kişiliği ile tanımlar. Bu tanımlamada insan evrensel biçimde değerlendirilirken, ekonomik ve sosyal haklar somut durumlarda, çeşitli sosyo-ekonomik kategorilerin yapılarına ve bunların zaman ve mekanda değişen var oluş şartlarına bağımlıdır…ekonomik ve sosyal haklar kişinin insan niteliği ile değil, onunla gerçek yaşam içinde bulunduğu ortamda ilgilenir.” (Rivero, 1982,)

Buna göre özgürlükler “negatif  özgürlükler” olarak, haklar ise “pozitif özgürlükler” olarak tanımlanır. Negatif özgürlükler, devletin o alanda hiçbir şey yapmamasını, kişiye hiçbir müdahalede bulunmamasını gerektirir. Pozitif özgürlükler ise, devlete bir takım görevler yükler ve bu görevlerin yapılmasını zorunlu kılar. Bir başka deyişle bireye, devletten bazı şeyleri “talep etme” hakkını verir. Sosyal ve ekonomik hakların hepsi bu tür pozitif özgürlüklerdir (Savaş, 1993, 60).

Doğal hukuk doktrinine dayanan devlet anlayışında, kişilerin doğuştan gelen doğal haklara (negatif özgürlüklere) sahip oldukları kabul edilmekteydi. İnsanların sadece insan olmalarından kaynaklanan ve devletin kurulmasından önce de sahip oldukları bu hak ve özgürlükler, yaşama hakkı, özgürlük hakkı ve mülkiyet hakkı ile bunlardan kaynaklanan diğer haklardır. Söz konusu haklar kişilere devlet tarafından verilmemiştir ve aksine devlet zaten mevcut olan bu hakların korunması için kurulmuştur. 18. ve 19. yüzyıl boyunca hak ve özgürlüklerin gelişimi de, doğal hukuk doktrini ve liberal felsefe çerçevesinde, geleneksel ya da klasik hak ve özgürlükler olarak kabul edilen bu doğal haklar ve siyasal özgürlükler ile sözleşme özgürlüğü temelinde şekillenmiştir.

19. yüzyılın sonlarında meydana gelen gelişmeler sonucunda ise, liberal doktrin içinde liberalizmin yeniden yorumlanması ve ona sosyal ve pozitif bir içerik kazandırmak isteyen yeni bir akım doğmuştur. Bu alanda öncü olan ve “pozitif özgürlük” yaklaşımını temel alan Thomas Hill Green’e göre, “özgürlük yalnızca bireysel değil, toplumsal bir kavramdır ve bundan dolayı da hukuki bir varsayımdan ibaret görülemez. Özgürlük aynı zamanda fiili bir imkanı ifade eder; bireyin toplum içinde üretilen değerlerden pay alabilmesini gerektirir.” (Erdoğan, 1993, 26) Bu bakımdan devletin görevi, bu anlamda özgür bir toplumun varlığını desteklemektir. Bu yaklaşımın siyasal planda aktif bir devleti gerekli kıldığı açıktır. Green’le başlayan pozitif özgürlük görüşü toplumsal içerikli olup, devletin bazı sosyal amaçlarla bireyin özel alanına müdahale etmesini özgürlüğü arttırıcı veya özgürleştirici bulmaktadır (Erdoğan, 1993, 41). 20. Yüzyılda hak ve özgürlüklerin gelişimi de bu doğrultuda şekillenmiş ve devlet kişileri daha özgür kılmak amacıyla onlara ekonomik ve sosyal haklar tanımış, bu hakların niteliği gereği  bir takım yükümlülükler üstlenmiştir. 20. yüzyılda sosyal ve ekonomik hakların elde edilmesini mümkün kılan, şüphesiz kişilerin 18. yüzyılda sivil haklarının ve 19. yüzyılda ise politik haklarının tanınmasıdır.  Diğer bir deyişle, sosyal ve ekonomik haklar, esasen kişilerin sivil ve politik hak ve özgürlüklerini işlevsel kılmak, bu hak ve özgürlüklerin kullanılmasında sosyal ve ekonomik durumlarından kaynaklanan kişiler arasındaki eşitsizlikleri ortadan kaldırmaktır.

Bu noktada gerek sivil ve politik gerekse sosyal hak ve özgürlüklere daha yakından bakmanın faydalı olacağı kanaatindeyiz. İlk olarak sivil haklar, can güvenliği ve mülkiyet hakkı gibi doğal hak ve özgürlüklerle birlikte, hak arama özgürlüğünü, düşünce özgürlüğünü, din ve vicdan özgürlüğünü, vb. kapsamaktadır. İkinci olarak politik hak ve özgürlükler ise siyasete fiilen eşit olarak katılmayı sağlayan hak ve özgürlükler olup, örneğin; düşünceyi açıklama ve yayma hakkı, seçme, seçilme ve siyasal faaliyette bulunma hakkı, siyasal parti kurma, partilere girme ve partilerden ayrılma ve dernek özgürlüğü, vb. bu gruba girmektedir.

Ekonomik hak ve özgürlüklere gelince; ekonomik özgürlükler, bireylerin serbestçe iktisadi faaliyetlerde bulunma ve bu faaliyetler sonucunda elde ettikleri değerleri dışarıdan herhangi bir zorlama olmaksızın serbestçe kullanabilmelerini ve sahiplenmelerini ifade eder. Teşebbüs, mübadele, sözleşme, mülkiyet, tercih ve uluslar arası ticaret özgürlükleri ekonomik özgürlüklerin başlıcalarını oluşturmaktadır (Aktan, 1999, s. 76). Ekonomik haklar ise devletin ekonomik alanda bireylere tanıdığı haklardır. Liberal devlet anlayışında ekonomik hayat devlet iktidarı dışında oluşan, gelişen bir düzendi ve bu nedenle birey için ekonomik hayata katılmak, özel bir takım hakların, özgürlüklerin tanınmasını gerektirmiyordu. Liberal devlette ekonomik yapının temeli olan ve tıpkı diğer doğal özgürlükler gibi insanın doğasından kaynaklanan mülkiyet hakkı, sanayi ve ticaret özgürlüğü; sosyal devlette ekonomik haklara dönüşmüş; sınırlı, nisbi bir hak niteliğine bürünmüştür.

Sosyal haklar, devletin bireylere sosyal alanda tanıdığı hakları ifade etmektedir. Göze, modern anayasalarda yer verilen sosyal haklardan yola çıkarak sosyal hakları  üç başlık altında toplamaktadır (Göze, 1995, s. 103-107):

1. Beden ve ruh sağlığı içinde yaşama hakkı: Herkesin beden ve ruh sağlığı içinde yaşama hakkı vardır. Devlet, vatandaşlarının beden ve ruh sağlığı içinde insanca yaşamasını sağlamakla yükümlüdür. Bu kapsamda devlet; anayı, çocukları, gençleri, yaşlıları, sakatları, çalışamayacak durumda olanları korumakla yükümlüdür. Herkesin sağlıklı meskenlerde barınma hakkı vardır. Herkesin yoksulluk ve gelecek korkusundan kurtulma, dolayısıyla devletin  sosyal güvenliği sağlama görevi vardır. Devlet kişinin bugününü, yarınını, güven altına alacak, mesleki, fizyolojik ve sosyo-ekonomik riskten ötürü kazancı sürekli ya da geçici olarak kesilen kimselerin geçimini sağlayacak sistemler oluşturacaktır.

2. Kişinin fikri gelişmesiyle ilgili sosyal haklar: Herkesin eğitim ve öğretim görme yani fikri ve manevi değerlerini geliştirme hakkı vardır.

3. Çalışma hayatına ilişkin sosyal haklar: Herkesin çalışma hakkı, çalışma özgürlüğü ve çalışma ödevi vardır. Sosyal devlette çalışma hakkı, yardım alma hakkının uzantısı olmaktan çıkmış ve çalışanların sahip olduğu haklardan biri olmuştur. Çalışma herkesin hakkıdır, çünkü çalışma herkesin ödevidir. Kişinin çalışma ödevi vardır, çünkü devletin yurttaşların çalışmasına ihtiyacı vardır; çalışma hakkı vardır, çünkü kişi ancak çalışarak gerçek güvenliğe kavuşur ve maddi-manevi gelişmesini gerçekleştirir. Kişinin yararlı ve verimli bir işte çalışma hakkı, onun güvenliğini sağlar ve onu gelecek endişelerinden kurtarır. İnsanın onurunu korur ve onu yaşayabilmek için başkalarının yardım ve sadakasını beklemekten kurtarır. Ancak çalışma hakkı tanınması çalışanı yoksulluktan kurtarmak için yeterli olmayacak, bunun yanında çalışma hayatına ilişkin çeşitli düzenlemeler yapılması da gerekecektir. Çalışma hayatına ilişkin bu düzenlemeler ise esas olarak çalışma yaşı, yapılan işe uygun adaletli bir ücret elde edilmesi, kişilerin yaşına, cinsiyetine, gücüne uymayan işlerde çalışılmasına izin verilmemesi, dinlenme, ücretli hafta ve yıllık izin hakkı, çalışma saatlerinin belirlenmesi gibi düzenlenmeleri kapsamaktadır.

Sivil, politik ve ekonomik-sosyal  hak ve özgürlükleri ve bunların tarihi gelişimini bir tablo yardımı ile özetleyebiliriz. Tablo’dan görüldüğü gibi

Tablo: Hak ve Özgürlüklerin Gelişimi

Sivil Haklar Siyasal Haklar Sosyal Haklar
Karakteristik Dönem 18. yüzyıl 19. yüzyıl 20. yüzyıl
Tanımlayıcı Prensip kişisel özgürlük siyasal özgürlük sosyal refah
Tipik Araçlar konuşma, düşünce ve inanç özgürlüğü: yasal sözleşmelere girişme özgürlüğü oy hakkı, parlamenter reform, bedelsiz eğitim, emekli aylıkları, sağlık bakım (refah devleti)
...

Kaynak: Marshall, (1963), s. 70-74, in: Pierson, (1998), 21.

3. SOSYAL DEVLET VE  BIREY

Sosyal devlet, liberal devlet gibi, bireyin toplumun kaynağı ve amacı olduğunu kabul eder; devletin amacı bireyin maddi ve manevi gelişmesini sağlamak, ona hizmet etmektir. Ancak, bireylerin yanı sıra sosyal kuruluşlar da toplumun, devletin temelini oluşturmaktadır. Bu nedenle sosyal devlette, başta aile ve mesleki kuruluşlar olmak üzere sosyal, ekonomik ve mahalli kuruluşların da varlığı kabul edilmiş ve anayasalarda güvence altına alınmıştır (Göze, 1995, 98).

Sosyal devlet anlayışında insan; sosyal, ekonomik, siyasal çeşitli kuruluşlar içinde ve onlara bağlı olarak yaşar ve bu kuruluşlar hukukun güvencesi altındadır. Sosyal kuruluşlar içinde birey, varlığını ve değerini yitirmiş değildir. Nasıl ki devlet bireyin hizmetinde ise, sosyal kuruluşlar da bireyin hizmetindedir. Bireyin maddi ve manevi gelişmesi için bu kuruluşların varlığı gereklidir ve bu gelişmeye yardımcı oldukları için bir takım olanaklara ve yetkilere sahiptirler. Ancak bireyin hak ve özgürlükleri ile bu kuruluşlara tanınan yetkiler arasında bir uyuşmazlık olduğu zaman bireyin hak ve özgürlüklerine öncelik ve üstünlük tanınmıştır (Göze, 1995, 99).

Sosyal devletin amacı, üretimi arttırarak kendisini ekonomik ve siyasal yönden güçlü kılmak değildir. Güçlü olması gereken bireyler ve toplumdur. Bireyin varlığı, hak ve özgürlükleri onu değerli kılan başka nedenler devletin ve ulusun amaçlarına feda edilemez. Devletin ve ulusun amaçları bireyin amaçlarından üstün değildir. Bu nedenle bütün amaçların ve araçların belirlenmesinde ve gerçekleştirilmesinde birey kullanılmaz, toplum ve devletle birlikte belirleyici olur (Duman, 1997, 17).

4. SOSYAL DEVLET VE EKONOMİK DÜZEN

Sosyal devlette ekonomik düzen, piyasa ekonomisine dayanır. Sosyal devlette, bireylerin özel mülkiyet hakkı, miras hakkı, girişim ve ticaret özgürlüğü, çalışma özgürlüğü tanınmış ve özel teşebbüsün varlığı  yasalarla güvence altına alınmıştır. Ancak, liberal devletten farklı olarak devletin bu alanlara müdahalesi, belirli şartlar ve hedefler doğrultusunda, öngörülmüştür (Göze, 1995, 123).

Sosyal devlette, özel teşebbüs varlığını sürdürmektedir, fakat, devlet bir yandan kamu hizmeti verecek işletmeleri kurar ve işletirken, diğer yandan özel teşebbüsü denetim ve gözetim altında tutmaktadır. Üretim araçları üzerinde özel mülkiyet esastır, ancak mülkiyet hakkı kamu yararına aykırı olarak kullanılamaz, ve devlet herkesin mülkiyet hakkından yararlanabilmesini sağlayıcı önlemler alır. İş ve çalışma alanında da devlet çeşitli müdahaleleri ile bu alanı düzenler ve denetler (Göze, 1995, 123). Sosyal refah devletinin ekonomik hayata müdahalesi, çeşitli şekillerde ortaya çıkabilmektedir (Barr, 1992, 743-744):

(i) Düzenleme (regulation): Devlet, özel kesimin ekonomik faaliyetlerine ilişkin çeşitli düzenlemelere gidebilir. Yiyeceklere ilişkin hijyen kanunlarının çıkarılması, sosyal sigortaya üyeliğin zorunlu tutulması ya da asgari ücret düzeyi saptanması gibi uygulamalar bu konuda örnek olarak gösterilebilir.

(ii)  Fiyat sübvansiyonu (price subsidy): Devlet,  mal ve hizmet fiyatlarını sübvansiyon uygulaması ile belirli bir düzeye düşürebilir. Fiyat sübvansiyonları kısmi (yiyecek pulları) ya da bütünsel (düşük gelirli gruplara bedelsiz tıbbi bakım) olabilir. Benzer şekilde fiyatlar belirli mallar üzerindeki vergiler yoluyla arttırılabilir. Hem düzenleme ve hem de sübvansiyon ve vergilemede piyasalar önceki durumlarını muhafaza ederler ancak bu uygulamalar ekonomik birimlerin karşılaştığı sınırlamaları değiştirir.

(iii) Kamusal üretim ile devlet arz yanında yer alır.

(iv) Gelir transferleri, en azından kavramsal olarak belirli harcama tiplerine dayandırılabilirler (yiyecek pulları gibi) ya da bağımsız olabilirler (sosyal sigorta ile sağlanan faydalar gibi). Birinci en iyi transferler, toplu bir ödeme şeklinde olur ve böylece sadece kişilerin gelirlerini değiştirerek ekonomik faaliyetleri etkiler. Ürün ya da faktör fiyatları üstünde ek bir etkileri yoktur.

(v) Vergileme ise, uygulamada içsel faktörlerle ilgili olduğu için, politika oluşturulmasında teşvik etkilerinin dikkate alınması gerekir.

Sosyal refah devletinde benimsenen ekonomik düzen  anlayışı “sosyal piyasa ekonomisi” yaklaşımı içinde ortaya konabilir. Öncelikle belirtilmelidir ki, sosyal piyasa ekonomisi taraftarlarına göre sosyal devlet, piyasa özgürlüğü ve rekabet ilkelerinin yanısıra sosyallik ilkelerini de gerçekleştirmeyi hedefleyen bir devlet anlayışıdır. Sosyal piyasa ekonomisi taraftarları laissez-faire liberalizminin “minimal devlet” ve klasik liberalizm”, “sınırlı devlet” anlayışını eleştirirler. Onlara göre devlet aktif-yapıcı, düzenleyici ve fonksiyonel olmalıdır. Onlara göre devlet, ekonomik düzenin hukuki çerçevesini oluşturmalı ve düzenlemeli; rekabete işlerlik kazandırmak için fonksiyonel bir rol üstlenmelidir. En önemlisi de temel sosyal amaçları gerçekleştirmek için ekonomiye müdahale etmeli ve önlemler almalıdır. Örneğin gelir dağılımının düzenlenmesi bizzat devletin görevidir.

Sosyal piyasa ekonomisi yaklaşımının temel düşüncesi, Alfred Müller-Armack’a göre; “rekabet ekonomisi temeline dayalı özgür girişimi, piyasa ekonomisi faaliyetleri içinde güvence altına alınan sosyal gelişme ile bağdaştırmaktır” (Thieme, 1991, s. 30). Yine Armack’a göre sosyal piyasa ekonomisinin amacı, “piyasada özgürlük ve sosyal eşitlik ilkelerini bağdaştırmaktır.” (Gutmann, 1991, s. 21). Armack ve diğer ORDO liberalleri tarafından geliştirilen sosyal piyasa ekonomisinin temel ilke ve özellikleri ise şöyledir: teşebbüs özgürlüğü ve tüketicinin tercih özgürlüğü esastır, rekabet de temel ilkelerden biridir. Ancak tam rekabetin bir ütopya olduğunu, devletin esasen rekabeti teşvik etmesi gerektiğini aksak ve yıkıcı rekabetin engellenmesini savunurlar. Fonksiyonel rekabet, devlet tarafından gerçekleştirilebilir. Sosyallik de temel ilkelerden biridir. Sosyallik kavramı, piyasada en düşük gelir grubunun yaşam standartlarının iyileştirilmesini ve tüm toplum üyelerinin ekonomik ve sosyal sorunlara karşı korunmasını ifade etmektedir (Ahrens, 1991, s. 101). Sosyal devlet anlayışını benimseyen sosyal piyasa ekonomisi taraftarlarına göre; dikey ve yatay kuvvetler ayrılığı ilkesi büyük önem taşımakta; bu ilkenin uygulanmasının devlet gücünün kötüye kullanılmasını önlemeye yeteceği ileri sürülmektedir.

Sosyal piyasa ekonomisi taraftarlarına göre; piyasa ekonomisinin aksaklık, yetersizlik ya da başarısızlık gösterdiği durumlarda devletin tamamlayıcılık rolüne  ihtiyaç vardır. Ancak esas olan piyasa ekonomisidir. Devlet sadece gerektiğinde bir rol üstlenmelidir. Diğer yandan, sosyal piyasa ekonomisi taraftarlarına göre; etkin rekabetin sağlanması için devletin rekabet hukukunu oluşturması, rekabeti teşvik etmesi ve haksız rekabeti önlemesi; parasal istikrarı ve fiyat istikrarını sağlaması, özel mülkiyet haklarını güvence altına alacak yasal düzenlemeler yapması ve özel mülkiyeti koruması, sosyal adalet, sosyal eşitlik ve sosyal güvenliği sağlayacak yasal ve kurumsal düzenlemeleri yapması da gerekmektedir. Ancak, devlet müdahalesi, piyasa sistemine uygun olmalı ve piyasa sisteminin işleyişini bozmamalıdır.

Sosyal piyasa ekonomisi ilk olarak  II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’da ilk ekonomi bakanı olan Ludwig Erhard tarafından uygulanmıştır. Erhard, Müller-Armack’ın fikir alanında yaptığı katkılarla (Armack 1945 yılında Münster Deklarasyonu ile SPE’nin yapı taşlarını ortaya koymuştur) 1948 yılından itibaren sosyal piyasa ekonomisine yönelik bir dizi reform başlatmıştır. 1948 yılında Erhard ve Armack tarafından “Sosyal Piyasa Ekonomisinin Kurulması İçin Koşullar” başlığı altında yapılan ortak açıklama ile sosyal piyasa ekonomisinin ana hatları ortaya konmuş ve Hamburg Deklarasyonu olarak anılan bu kararlar doğrultusunda Para, Serbest Fiyat Politikası ve Rekabet Reformları gerçekleştirilmiştir. Almanya’da sosyal piyasa ekonomisi alanında sosyal güvenlik ve sosyal sigorta ile ilgili reformlar 19. yüzyılda Bismarck döneminde yapıldığı için II. Dünya Savaşı sonrasında bu alanda önemli bir reform yapılmamıştır. SPE, 1970′li yıllarda başka reformlarla devam etmiştir.

5. SOSYAL DEVLETTE EŞİTLİK VE SOSYAL ADALET

Liberal devlet anlayışının “insanlar yasa önünde özgür ve eşit doğarlar, yaşarlar” ilkesi, eşitliğin de tıpkı özgürlük gibi insanın doğasından ayrılmayan bir özellik olduğunu açıklar. İnsanların yasa önünde eşit olması, hiç bir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa ayrıcalık tanınmamasını, hukuk kurallarının herkes için bağlayıcı olması ve hukukun aynı durumda olanlara aynı, farklı durumda olanlara farklı uygulanmasını gerektirir. Buna göre, insanlar arasında ayrıcalık yaratan yasal engeller ortadan kaldırıldıktan sonra bireyler arasında eşitlik sağlanmış olacaktır. Ancak, sosyal devlet taraftarlarına göre, liberal anlayışta bireylerin yasa önünde eşitlikleri kabul edilmekle birlikte; yasalar hiç bir zaman bireyler arasındaki sosyal-ekonomik koşulları eşit hale getirmek, onlara fırsat eşitliği-eşit olanaklar sağlamak için kullanılacak bir araç olarak görülmemiştir.

Sosyal devlet anlayışında ise, bireylerin yasa karşısında eşit olmaları tek başına yeterli kabul edilmemektedir. Sosyal devlet taraftarlarına göre kişilerin sahip oldukları sosyal ve ekonomik koşullardaki farklılıklar yasalar karşısında eşitliğin işlevsel bir konuma gelmesini önlemektedir. Bu nedenle devletin toplumdaki yoksul, zayıf ve güçsüz kişileri koruyucu tedbirler alması, bireylere fırsat eşitliği sağlayarak, sosyal ve ekonomik koşullardaki eşitsizliği azaltması ve böylece yasa önünde eşitlik ilkesini daha etkin bir hale getirmesi gerektiğini savunurlar. Ancak eşitlik kavramı, üzerinde anlaşmaya varılamayan ve değer yargısı taşıyan bir kavramdır. Dolayısıyla, bireyler arasında sosyal ve ekonomik alanda eşitlik sağlanması ile neyin kastedildiğinin açıkça ortaya konması gerekir. Bireylerin mutlak anlamda eşit koşullara sahip olmasını sağlamak, yetenekleri, çalışma kapasiteleri, vb. farklı olduğu için bizzat eşitsizlik doğuracaktır. Diğer yandan nispi eşitlik kavramı da zaman ve mekana göre değişik değerler yüklenen bir kavramdır. Bu nedenle bireyler arasındaki sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri giderme amacı, öncelikle eşitlik kavramını tanımlamaktan kaynaklanan sorunların giderilmesini ve sağlanmak istenen “sosyo-ekonomik eşitlik” ya da “fırsat eşitliği” kavramının içinin doldurulmasını gerekli kılmaktadır.

Sosyal adalet kavramı ise, esas olarak gelirin birincil ve ikincil dağılımı ile ilişkilidir. Bir ülkede milli gelirin üretime katılan üretim faktörleri arasında piyasa güçleri tarafından dağıtılması gelirin birincil dağıtımını işaret etmektedir. Ancak bir toplumda milli gelirin oluşmasına katkıda bulunmayan kişi ve gruplar da mevcuttur. Piyasanın işleyişi içinde bu kişilerin milli gelirden bir pay almaları mümkün değildir. Diğer yandan piyasa süreci sonucunda ortaya çıkan dağılım, toplumun arzu ettiği bir dağılım olmayabilir. İşte bu durumda devletin kamu gelirleri ve giderleri vasıtasıyla milli geliri toplumu oluşturan kişi ve gruplar arasında tekrar dağıtması ikincil gelir dağılımını ifade eder. Sosyal adalet kavramı, gelir dağılımında uyulması beklenen bir kriterdir. Milli gelirin kişiler, gruplar, bölgeler ve sektörler arasında hakkaniyet ve eşitlik prensipleri doğrultusunda, adil olarak dağıtılmasını gerektirir. Ancak “adil” gelir dağılımının ne olduğu konusunda kesin bir sonuca varmak kolay değildir. Genel olarak, toplumun kabul edebileceği bir gelir dağılımının “adil” olduğu kabul edilmektedir. Açıktır ki, eşitlik kavramında olduğu gibi, hem adil gelir dağılımı hem de sosyal adalet hususundaki kabuller değer yargılarına dayanmaktadır. Bununla birlikte sosyal adalet kavramı, başta yasal eşitlik ve fırsat eşitliğinin sağlanması olmak üzere, toplumdaki yoksul, muhtaç ve düşkün kişilerin korunması, adaletli bir hukuk sistemi kurulması, tekelleşmenin önlenmesi, tam istihdamın sağlanması, sosyal güvenlik gibi devletin üstlendiği pek çok görev ve sorumluluğun bir yandan gerekçesini diğer yandan meşruiyetini  açıklamada en önemli referanstır.

6. SOSYAL DEVLET VE SOSYALİST DEVLET

Sosyal devlet taraftarlarına göre, “sosyal devlet, sosyalist devlet” değildir. Sosyalizm ya da sosyalist sisteme ilişkin çok sayıda tanım bulunmakla birlikte, sosyalizmi belirleyen temel özellikler tüm üretim mallarının devlet mülkiyetinde bulunması ve işçi sınıfın iktidarı elinde tutması ya da diğer bir deyişle devlet yönetimine hakim olmasıdır. Sosyalist sistem, kapitalist sisteme tepki olarak doğmuştur. Kapitalist sistemde kişilerin ekonomik tercih, karar ve faaliyetlerinde tam bir serbestliğe sahip olması esastır. Önemli olan bireylerin mutluluğudur. Kapitalist sistemin oluşum sürecinde; düşünce, teknoloji, din, kültür vb. birçok alandaki gelişmeler etkili olmuştur. Diğer bir deyişle iktisadi doktrinlerdeki değişmelerle  ekonomik, sosyal ve kültürel alandaki gelişmelerin karşılıklı etkileşimi kapitalist sistemi doğurmuştur. Toplum ve toplumun mutluluğunu temel alan, ekonomik tercih Bireylerin hak Sosyalist sistem ise daha ile  birlikte uzun bir  etkisinde  vb. faktörlerin etkisine süreç tarihsel gelişim süreci içerisinde  karar ve hareketlerinin doğuşunda düşünce, gelenek, din ve yeni üretim tekniği etkili olmuştur. Sosyalist sistem ise daha çok bir düşünce bütünün ürünüdür. Kapitalist sistem içinde kişi ve kişinin ekonomik hareket ve kararlarında, en azından prensipte, tam bir serbestliğe sahip olması esas kuraldır. Sosyalist sistem içinde ise kişinin rolü ve serbestliği en az düzeye indirilmiş, kişinin yerini toplum ya da toplum adına karar vermeye yetkili sayılan gruplar almıştır.

Sosyal devlet taraftarları sosyal devletin sosyalizme giden bir yol olmadığını ileri sürmektedirler. Buna göre, bireyler, liberal felsefenin öngördüğü devlet anlayışı ve toplum düzeni içinde sosyal sorunlar karşısında; diğer yandan sosyalist devlet uygulaması  çerçevesinde ise devlet  baskısı karşısında yalnız ve savunmasız kalmışlardır. Sosyal devlet taraftarları işte bu nedenle toplumların, bir baskı unsuru oluşturmayan ancak sosyal sorunlar karşısında vatandaşlarını yalnız da bırakmayan bir devlet anlayışını benimsediklerini, bunun ise sosyal devlet anlayışı olduğunu savunmaktadırlar. Diğer bir deyişle sosyal devlet anlayışı onlara göre, liberalizm ve sosyalizmin öngördüğü devlet anlayışlarının ortasında yer alan ve söz konusu iki anlayışın katılıklarını taşımayan bir üçüncü yolu işaret etmektedir. Diğer yandan sosyal devlet taraftarlarına göre, sosyal devletin, insan hak ve özgürlüklerine saygılı demokratik bir hukuk devleti olması da, sosyal devlet uygulamasının sosyalist devlet anlayışının kabulü ile sonuçlanmasını önleyecektir.

Ancak “sosyal devlet”i “sosyalist devlet”e geçişte bir aşama olarak görenler de vardır. Gerçekten bir çok demokratik sosyalist yazara göre, refah devleti, sosyal hastalıklara tam bir çözüm olmayıp, sadece bu yönde atılmış bir adımdır ve liberalizmden sosyalizme geçişte bir aşamayı işaret etmektedir. “Demokratik sosyalistler için refah devleti, laissez faire kapitalizminden sosyalizme dönüşümde önemli bir aşamadır. … Onlar daima bu dönüşümün, diğer dönüşüm şekilleri sürekli reddedildiği için,  tedricen ve yavaş olacağını anlamış ve kabul etmişlerdir…….Sosyal politika bu dönüşümde çok önemli bir rol oynar…” (Barr, 1998, s. 62).


Kaynak: C.Can Aktan ve Özlem Özkıvrak, Sosyal Refah Devleti, 2003.

Not: Referanslar  yukarıda belirtilen kaynak içerisinde yeralmaktadır.

Nasıl Buldular: sosyal devletin özelliklerisosyal devletin özellikleri nelerdirsosyal devlet özelliklerihak ve özgürlüklerin ihlal edildiği durumlarsosyal devlet ve özelliklerisosyal devletin unsurları nelerdirliberal devletler hangileridirsosyal devletin özellikleri nedirSOSYAL DEVLETIN TEMEL ÖZELLİKLERİsosyal devlet

SOSYAL DEVLETİN TEMEL ÖZELLİKLERİ NELERDİR SerdarHan tarafından 2 Aralık 2010 tarihinde , Egitim - Dersler - Taban Puanlar kategorisine eklenmiştir.

------ Sponsorlu Bağlantılar ------
    yeni 10
Benzer Konular
SOSYAL DEVLETİN TEMEL ÖZELLİKLERİ NELERDİR isimli bu konuyu ;
Google'de Ara
BlogSearch'te Ara
Buzzzy'de Ara
Twitter'da Ara
Bing'te Ara
İletişim

Sende Yorum Yaz

YORUM YAZMAK İÇİN ÜYE GİRİŞİ YAPMALISINIZ.

Facebook Grubumuza Katılın!